|
Avrupa Medyası bugün Türkiye konusunda olumsuzlukları ön planda tutan habercilik yaklaşımı ve karşıt lobilerin kendi davalarını savunma yolunda Türkiye'nin demokratik zaafiyetinden güç kazanma eğilimi gösteriyor.
Ön yargılara rağmen AB içinde başlayan Türkiye tartışması, bir açıdan Avrupa'nın bizi tanımasına da çok yararlı oluyor. Türkiye konusunda katı tavır sergileyen ülkelerin düşüncelerinde değişimler gözleniyor. AB kamuoyunda Türkiye karşıtı görüşler çoğaldıkça, olumlu yaklaşımların da sesi yükseliyor. Avrupa aslında bugünün değil, yarının Türkiye'sinin AB üyeliğini değerlendirmelidir. Avrupa'nın ortak kimliğine ve geleceğine yönelik temel sorunlar, Türkiye sayesinde ortaya çıkıyor ve Avrupa Türkiye sayesinde bir bakıma kendisini yeniden tanıyor ve tanımlıyor.
Türkiye dünyanın en çok yabancı sermaye çeken ülkesi olabilir. Asya'ya açılmak isteyen Avrupalı firmalar ile Avrupa'ya açılmak isteyen Asya'lı firmalar, Türkiye'deki yatırım ortamını çok yakından takip etmektedirler. Bu Türkiye'nin stratejik konumundan gelen avantajıdır ve yeni bir küresel gücün doğuşunda da kilit ülke konumunda olacağından Türkiye bunu gerçekten çok iyi bir koz olarak kullanmalıdır. Bu sayede Türkiye'nin komşularıyla geliştireceği ticari ve ekonomik ilişkilerin de boyutu artacaktır. Avrupa'ya göre ücretlerin Türkiye'de düşük olmasının sağladığı bazı avantajlar var. Örneğin bir mühendisi Almanya'da çalıştırmanın bedeli, Türkiye'de çalıştırmaktan çok daha yüksek. Zamanla Türkiye'deki mühendis ile Almanya'daki mühendisin gelir düzeyleri eşitleneceğinden Türkiye bu tür avantajlarını yitirecektir. Türkiye'nin önemli sorunlarının başında ise, global rekabette yarışacak büyük ölçekli firmalara sahip olmamamız geliyor. KOBİ niteliğinde çok sayıda firma var, ancak global rekabette söz sahibi olmaları olanaksız.
Nitekim perakendecilik dahi bu gün biraz tehdit altına girmiş durumda, örneğin bol sayıda yatırım yapan Avrupa firmaları Carrefour, Champion, Tesco, vs. Türkiye'ye ilgi duymaya başladı. Bu tür gelişmeler de işsizlik gibi sıkıntıları ortaya çıkaracaktır. Çünkü bu iş türleri değişecek, meslek türleri yeniden tanımlanacak, değişecek ve yeni meslekler üretmemiz ve değişen ekonomiye bunları bir şekilde adapte etmemiz gerekecek. Bu esnekliği gösterebilmek için de, insanların bir kısmını iş başında veya iş sonrasında eğitmek gerekiyor. Bazı bilgileri insanlara ilerleyen yaşlarda eğitimle vermek gibi. Bu gerek üniversitelerin, gerekse meslek yüksek okullarının yardımıyla ya da yeni kurumlar açılarak mümkün olabilir. Ancak bu tür değişimler hızlı yapılamazsa o zaman çok şiddetli artan işsizlik sorunlarıyla karşılaşabiliriz. Bu da çok ciddi ölçüde siyasi ve toplumsal maliyete yol açar. Türkiye çok hızlı bir şekilde tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmeye çalışıyor. AB'ye üye olunacaksa sanayi toplumundan da hızlı bir şekilde sanayi ötesine geçeceksiniz demektir. Bu da çok sayıda beyaz yakalı emekçi üreteceğiz, tekstil gibi bir takım alanlardan on beş yirmi yıl içerisinde çıkacağız anlamına geliyor.
Nitekim bugün AB üyeleri arasında tekstile ciddi yatırım yapmış olan birçok ülke zorda. Örneğin İtalya Çin'in rekabetine dayanamıyor. Aynı şey İngiltere'de oldu, sadece belli markalar yaşıyor, geri kalanı yok oluyor. Türkiye'de de böyle olacaktır, geniş istihdam sağlayan tekstil 15 sene sonra İngiltere'nin, İtalya'nın gelmiş olduğu bugünkü konuma gelmiş olacak demektir. Çok daha güçlü rekabet yapan Asya ve Afrika ülkelerine bu piyasayı terk etmek durumunda kalınacak. Bunun yerine elektroniğe, enformasyon teknolojilerine, uzay gibi alanlara geçeceksiniz. Dolayısıyla tekstilde çalışan işçiyi alıp robot kullanan işçi haline getirmeniz gerekecek.
3 Ekim 2005'te başlayan müzakere süreci bu nedenle, Türkiye ekonomisinin büyümesi ve üretime dayanan bir yapıya dönüştürebilmesi için bir fırsat olarak algılanmalıdır. AB'ye tam üyelik süreci olan önümüzdeki 10 - 15 yıl Türkiye açısından uzun ve zorlu bir süreçtir. Avrupa Birliği'nin 35 ana başlık etrafında Türkiye'ye sunduğu yeni reformlar, Türkiye'nin standartlarını yükseltecek, istikrarı da kalıcı hale getirecek ve Türkiye hedefine daha kolay ulaşacaktır. Bu arada AB'nin iç yapısı da değişerek yeni bir geniş nüfuslu üyeyi daha rahatça bünyesine alabilecek bir konuma gelecektir. Bu sürecin sonucunda, çalışanların serbest dolaşımı gibi sorun olmaya devam edebilecek alanlarda on-on beş yıllık geçiş dönemleri kararlaştırılmıştır.
Bütün bu zorlu süreçlerin aşılmasında Türkiye'nin kendini anlatabilmesi gerekiyor. Özellikle AB Komisyonu'nun yanı sıra, aynı zamanda Türkiye ile ilgili çalışan çeşitli AB ve diğer Avrupa araştırma kurumları var. AB ülkelerinin bir kısmında, özellikle Almanya'da, çok sayıda Türk yaşıyor. Ama Avrupalılarda Türkiye konusunda bir tedirginlik var. Özellikle fazla göç alan AB ülkelerinde, sığınmacının çok olduğu ülkelerde bunların sayısında bir artış olacağı ve emek piyasasının bundan çok ciddi etkileneceği, aynı zamanda bu insanların her zaman düzgün işleri olmadığı için zamanla suç işlemeye eğimli hale geldikleri düşünüldüğünden, suçun arttıracağı gibi bir takım endişeler var. Ayrıca, Avrupa ülkelerinin kültürleri, sığınmacı ve göçmenlerin yetiştikleri ortamlar ve daha önce yaşadıkları ülkelerden farklı olduğu için kültür uyuşmazlığı yaşanacağı, bunun bir takım sakıncalarının olacağı düşünülmekte. Oysaki Türkiye'nin bu tür tanıtımlar için Avrupa'da yaşayan yaklaşık 3 milyon "Avrupalı Türkler"i var ve onlar bulundukları ülkelerde yaptıkları lobicilik faaliyetleri ile ülkemizi zaten ellerinden geldiği kadar tanıtmaya çalışıyorlar. 45 yıl önceki ekonomik nedenlerden doğan göçten şimdi 3. ve 4. jenerasyon olarak, genç işadamları, Avrupa Parlamentosu'nda milletvekilleri, sanatçılar, akademisyenler ve bilim adamları yetişiyor. Türkiye'yi yönetenler bu seslere kulak vermeli ve birlikte stratejiler oluşturulması için çaba göstermeliler. Çünkü Avrupa halkı bugün politika gereği önyargılarına göre oy vermektedir.
AB tarafında müzakerelerin seyrinin şu anda yavaşladığı görüşünden hareketle yola çıkarsak: gerçekten de Türkiye'nin son derece dağınık bir şekilde müzakere süreci öncesi tarama süreci izlediğini söylemek gerekir. Tek kurum, tek yapı, tek ekip yokmuş gibi gözüküyor. Esas problem buymuş gibi gözüküyor. Bir de Baş Müzakereci Ali Babacan'ın aynı zamanda hem ekonomiyi hem de AB'yi yönetmesi, AB'yi yarı zamanlı bir iş gibi daha az önemli konuma itiyor. Bu doğal olarak AB açısından biraz hayret uyandırıyor, çünkü bizden önce katılmış olan ülkelerin hepsinde tam zamanlı ve çok yoğun yapılan faaliyetler söz konusu. Dolayısıyla esas problem ortada ciddi bir örgütlenme olmasına rağmen, bu örgütlenmenin dağınıklığı ve koordinasyonsuzluğundan dolayı işi ciddiye almıyormuşuz izlenimi uyandırmamızdır. Şimdi bir tarama süreci geçiriliyor. Bu süreç zannederim 2006 Mayıs'ında bitecek gibi gözüküyor. Ondan sonra dosyalar açılıp ayrıntıyla görüşülmeye başlanacak. Onun için tarama sürecindeki yürüyüşün gecikmesi esas müzakerenin başlamasının da gecikmesi anlamındadır. Dolayısıyla birinci aşamaya tam uyum gösteremiyoruz, ondan sonrakilerin ne olacağı dosyalar açıldığında görülecektir.
Önümüzdeki 10 - 15 yıllık süreçte Türkiye'nin ekonomik performansı, aynı zamanda komşularıyla ilişkileri, demokraside ve hukuk devletinde alacağı yolda eğer bir sonuca ulaşılamayacaksa, bu sonuca nasıl ulaşılamadığı bence çok eleştirilecektir. Eğer kendi performansımızı yeterli görüp de tam üyelikten vazgeçip müzakerelerden çekilirsek, başka, biz beceremedik ruh haliyle ayrılırsak başka sonuçlar doğabilecektir. Birincisinin pek bir vahim sonucu yok. Türkiye kendine güvenen, alternatifi olan, tamamen kendi ulusal çıkarlarına bağlı bir dış politika ve AB politikası güden ve AB ile bir takım ilişkileri belli formüllere göre sürdüren bir ülke olabilir, ama Avrupalıların istediği gibi hiçbir şekilde AB'den ayrılamayacak şekilde ona bağlanmış olarak devam mı eder onu bilemem. Bu da bir tür imtiyazlı ortaklık gibi bir şey olur, bu da kolay kolay söz konusu olamaz.
Serap GİRGİN BAYKAL
Avrupa - Türkiye Araştırmaları Enstitüsü (ATA) - Hamburg
AB Proje Uzmanı
|