|
Doğan Cüceloğlu bir seminerinde anlatıyor; şimdi sizden rica ediyorum, lütfen biran arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz? Aynı iletişim mi olurdu? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz? Aynı konular, tartışma ya da gerginlik konusu yaratır mıydı? Yoksa önemsiz hale mi gelirdi? Bu sabah evden çıkarken bu son görüşünüzde ona ne derdiniz? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız? Ona "yüreğinizin taa derininden gelen bir "seni gerçekten çok seviyorum" demeye ne gerek var diye düşünür müydünüz? Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı? Ve Cüceloğlu konuşmasına devam eder: şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde "şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim?" diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?
Hayatta korktuğum ve çekindiğim şeylerden biridir birini kırmak, kırılmakta öyle. Her ikisinin de başladığını hissettiğimde bir adım arkaya çekerim kendimi. Doğru mu yanlış mı hiç düşünmedim, ama yüz yüze gelmekten o anda hep kaçmışımdır. Farkında olmadan kırdıklarımın da hep bir telafisi olduğunu düşünerek kendimi doğru ifade edebilmenin yollarını ararım. Ayrıca çevremde de gözlemlediğim kadarıyla hep şunu düşünürüm ki, karşınızdakine neyi yaşatırsanız, zaman geliyor kişi aynısını yaşıyor. Buda kişiye verilen güzel bir hayat dersi ve ilahi adalet dengesi oluyor sanırım.
Hayatta kaybedilecek olanlar ve bir de asla kaybedilmemesi gerekenler vardır. Yani kaybedilecek değerlerinde bir kuralı var.
- Tık Tık Tık
- Kim o?
- Hazırlan gidiyoruz...
- Sen kimsin? Nereye gidiyoruz?
- Sıran geldi. Gerçek evine gidiyoruz...
- Gerçek ev mi? Sen! Yoksa!
- Evet. Hadi gidelim...
- Dur bir dakika... Bir sürü yarım işim var.
- İş yarım kalmaz. Birileri tamamlar. Oyalanma artık...
- Çocuklar, onlar daha çok küçük, bari vedalaşayım.
- Sen olmadan da büyürler, hadi bekliyorlar...
- Bekliyorlar mı? Onlar da kim?
- Gidince görürsün...
- Anladım. Anladım ama kalbini kırıp, gönlünü alamadıklarım, iyiliğini görüp, karşılık veremediklerim var. Anlayacağın borçlu gitmek istemiyorum.
- Bunu zamanında düşünseydin...
- Zamanında mı? İyi de ben daha zamanım var sanıyorum.
- Hepiniz aynısınız... Zaman dediğin içinde bulunduğun an... Bunun ötesi yok...
- Keşke, keşke...
- Devam etme. Bugünü yaşarken hep yarın var gibi davrandın. Sorumlulukların var... Yerine getirmedin... Bu sana bir uyarıydı. Şimdi gitmiyoruz...
- Ama her an gidebiliriz...
- Bir daha geldiğimde önünde umut arkanda pişmanlık olmasın!!!
"Umut ettiğimiz şeyler bize birçok şey kazandırır. Geriye baktığımızda sadece umutlarımızla ayakta olduğumuzu, umutlarımızın bizi kuvvetlendirdiğini görmez miyiz, sonrada bakarız halimize ve şöyle deriz; yaşamak direnmektir, hayat umutlardan ibarettir, umutlarımı asla kaybetmemeliyim."
Umut dolu güzelliklerin sizleri bırakmaması dileklerimle önünüzde umut, arkanızda pişmanlık olmasın,
Sevgiler,
Funda Taşdemir
|