|
Bir pirinç tanesi gibiyim bugün. Elimde ekmekler olabildiğince balık beslemek geçiyor içimden. İçimde bir ekvator havası dönüyor dönüyor. Acı ve baharat yüklü tropik bir seyahat. Acı derken damak tadı acı. Yoksa buruk bir acı uzak durur hep benden. "Buruk Acı" şarkısını severim bir tek, o da içinde "Hicran" vardır da ondan. "Kral ve ben". İçimdeki kral ve ben Kraliçe gidiyoruz. İstikamet Güneydoğu Asya. Hem Büyük Okyanus'a hem de Hint Okyanusu'na kıyısı olan bir ülkeye açılmak üzere düşler başlar. Havaalanına yol alıp Malezya üzerinden Bangkok'a gitmek üzere Malezya havayollarına yönleniş ve MH 31, 15 Aralık, Ist-Kul, 15:45 uçağı ve yerel saat 8'e kadar 10 saat süren bir uçuş süresi. Malezya'ya ayak basışın hemen ardından Bangkok'a başka bir uçuş. Nereden bileceğiz ki conveyor belt kırılacak, valizler Malezya'da kalıp sonradan gelecek. Eski adıyla "Siyam" olarak bilinen "Kral ve Ben" dizisinden aşina olduğumuz ve etrafta bolca "Tik ağaçları" bulunan bir ülke sınırları, Uzakdoğu. Burası Tayland. Kral bir hayli yaşlı. Doğumgünü de babalar günü. Ziyaret anında Kral Phumiphon'un Doğum Günü de geçeli fazla olmamış aslında, 5 Aralık'ta imiş. Turistler saygıyla ve çiçeklerle karşılanır derler ya bizde %80 nemin etkisi altında öyle karşılanıyoruz ülkeye. Siyah incinin ülkesinde inci gibi beyaz dişli kızlar gülüyor. Hazır gelmişken Laos'a, Kamboçya'ya da gitsek mi diye geçiriyoruz içimizden. Bangkok'ta havaalanında ilk yaptığımız şeylerden biri para bozdurmak, baht ile bahtiyar olunmuyor ama para lazım acaba 100 USD'a kaç baht alınır ilk soru işareti. Otobüsün kliması bir kutup simülasyonu hazırlıyor adeta. Seyyar satıcılar var yollarda, tapınakların önünde şapkadan hindistan cevizi suyuna kadar ne ararsan var. İnsanlar zayıf ve minik, Budha'lar küp gibi tonton ve battal boy. Evlerde apartmanlarda %75 Tai, %14 Çinli, kalanı da Malay vb dağılıyormus derler ya Singapur'da, acaba burada da öyle mi? Trafik korkunç yavaş mı yavaş, böylesi İstanbul'da görülmedi diyebilirim.
İçimde sanki bir buhurdanlık gölgesi, burnumda taze baharat kokuları. Karnım açıkmış, canım da nasıl fesleğenli risotto çekiyor. Hindistan cevizi suyu içiyorum, daha doğrusu tadını sevemediğim için içemiyorum, oysa ne kadar farklı türleri varmış. Bir şehir turu tadında geziyor gözlerimiz, boynumuzda çiçekler. Tayland'da 25.000'in üzerinde tapınak var deniyor. Bangkok'un en eski tapınağı olan Vat Pao tapınağının içinde "Reclining Buddha" (Yatan Buda Heykeli) bulunuyor. Altın kaplama olan bu heykel için tarihte Tayland'ı istila eden düşmanlardan heykeli gizlemek ve korumak için içinin alçı ile kaplı olduğu söyleniyor. Bu arada kendime beyaz ve güllü güzel bir şapka aldım. Şapkamın altından izledim şehrin ve tapınakların renkliliğini. Arada bir rahiplerle selamlaştık. Kıyafetlerinin renkleri turuncu. UNESCO tarafından Dünya Kültür Varlıkları Miras Koruma kapsamına alınmış yerlerden biri imiş. Altın Buda da som altından yapılmış, 46 metre uzunluğunda, 15 metre yüksekliğinde. Yan yatmış Buda, Altın Buda derken geçiverdi saatler, otelde bir valiz bekleme duruşu. Aksam yemeği için mekan seçimi "Seafood". Slogan şöyle "If it swims we have it" "Eğer yüzüyor ise bizde vardır". Alışverişlerimizi yaptık ve pişirdik yemekleri. Yemek sonrasında Patpong gece pazarı gezisi, ayak masajım sona yetişti. Bu arada dürtükleyerek nerede ise mağazaların içine çağırmak ve "benden alışveriş yapın" demek isteyenler şaşırtır beni sakin Asya'lıların ülkesinde. Kinestetik bir algılama şekline açık değilseniz Tai box ile uçan bir tekme atmak içten bile değil. Pavyon ve stantlarda satılan ürünlerin kalitesi Mahmutpaşa kategorisinde denebilir. Bir de adamın birisi zararsız olduğunu iddia ettiği bir piton yılan getirmiş. Bu anlaşılır gibi değildi. İda buralarda çocukların pazara çıkarıldığını söylüyordu. Gece Novotel'de BAS'a gittim, manzara pek iç açıcı değil, dans edip avuttum diyebilirim kendimi. Etraf miniminnacik kızlara yumulmuş kart zamparalarla dolu. Kimsenin karışanı görüşeni yok. Tabu başka şey ise, bir kere daha tabularla dolu olduğumu ve midemin gördüğüm manzaraları hiç kaldırmadığını söyleyebilirim. Bu sosyolojik olguya tü kaka diyerek insanın arkasını dönmesi değil, tarihsel kökenlerini ve bugününü anlamaya yönelik biraz zihin yorması gerekli. Bu toplum nasıl oldu da bu hale getirildi diye. Bu beraberliklerin sonucunda bereket tohumlarının açmadığını tahmin ediyorum.
Tuktuklar ne kadar da çok yolda. Bir tanesini çevirip otele onunla dönüyorum. Taksi ile aynı fiyat. Newyork'takiler gibi emniyetsiz diyebilirim. Gece sabaha karşı bir hayli geç, 3 gibi, sokaklar hala hareketli diyebilirim. Ertesi gün Bangkok'ta geçer. 110 km batıdaki Duamnuensaduak adı verilen Yüzen Pazar'a gidilmemesinin kayıp olup olmadığını gitmediğim için söyleyemem. Menam Nehri ve Thonburi Kasabası'nın kanallarında Nehir turu sırasında bir hayli ilginç enstantane yakalanıyor. Doğu'nun Venedik'i diyorlar. Timsahları ve balıkları yemlemek gerek ekmekle yolda. Çocuklar ellerini sallıyorlar, fakirlik zenginlikle içiçe geçmiş. Bir sonraki gün 145 km Güneydoğu'ya doğru yol alıp tropikal bir sayfiye şehri olan Patta'ya ya yolculuk 2 saat'i geçer. Tayland'ın timsahları bir hayli meşhur malum. Börtü böcekli yollardan geçip vardığımız yer Million Year Stone Park, onların şov yerlerinden biri. Timsah şovu yapan delikanlı timsahları kuyruğundan tutup dürtükleyip çekiştirmekle kalmayıp kafasını da ağzından içerisine sokması adrenalinin arttığı bir ana denk geliyor. Tabi arada gazetelerde bunların kafa içinde iken ağzını kapatanlarına da tanık olmuyor değiliz. işte bu Timsah çiftliği inanılır gibi değil, biberonunu çekiyor bir kaplan avucumdan, dünyanın en büyük timsah çiftliği SamutprakanTayland dedikleri bu mu yoksa. Timsahlara yem verme hadisesi pek hoşuma gitmedi, gösteri enteresan idi. Çekik gözlü insanların bile gözlerini iri iri açtıklarını gördüm. SAMUT PRAKAN Timsah Çiftliği'nde geleneksel "fil futbolu" için hayvanseverlerin tepki gösterdiklerini, hatta protesto yaptıklarını duymuştum ama halkın yine de bu kadar eğlendiğine inanamazdım bu izleyicileri görmesem. Hortumu ile tablolara vazolar yapan bir fil gördünüz mü hiç. Orkide çiftliğini ve Bonzai ağaçları ile mükemmel bir bahçe, dekoratif çiçekler, müthiş bir peyzaj. Fil Show'da kalıcı bir etki bırakıyor, hortumu ile tablo yapan fil basketbol da oynuyor. Hatta futbolda üstelik bir de gol atınca hortumunu havaya kaldırarak sevinç gösterileri yapmaz mı, gol atamayınca da başı öne eğiliyor. Kızların üzerinden atlıyor, popolarına dokunur gibi yapıyor. Nerede ise ağlamaklı oldum. Acaba ne işkenceler yapıyorlar bu maskaralık numaralarını hayvanlara öğretmek için. Gösterinin sonunu izlemedim. Bahçedeki maymunlarla biraz oynamak ve fotoğraf çektirmek için müşterilerini bekleyen Thai kızları ile konuşmak daha keyifli idi. Kısaca Nong Nooch Tropical Village Turu fillere üzülmek dışında mükemmel geçti diyebilirim ve ertesi gün içimde bir Hint okyanusu kıpırtısı ve yüreğimdeki deniz kızının şarkısı. Öncesinde dipte köpek balığı gibi bir mahlukat var mı yok mu gibi sorgulamalara girmeksizin 22 metreye bir scuba dalışı yaptım, su altında gaz karışımı mükemmeldi, onca Cocacola üzerine epey mercan topladım, öğlen vasat bir balık yemeği. Su altının faunası ve florası renkli fakat Kızıldeniz kadar büyülendiğimi söyleyemem. Pattaya'daki bu Mercan adasında Ada dönüşü kendimi yine fillerin arasına attım. Önce iri cüsseli bir fil bebekle kucaklaştım. Fillerin bütün azı dişleri aynı anda çıkmadığı için ağızlarında işlevsel olan tek bir azı dişi bulunurmuş ve bu diş yıprandıkça yerini yenisi alırmış. Dişine oturuyorum filin, kucaklıyor beni. Öyle bir manyetik alan olsa gerek ki o da anlıyor mutlu olduğumu, ayrılamıyoruz. Günde ortalama 200 kg ot yiyen bu muazzam canlının üzerinde yükseldikçe yükseliyorum uca bucağa ve yüksek dallara. Sonra da bir fil üzerinde tur tamamlanıyor. Kenya'da fillerin öksüz yurdunda anlatacağım sonrasında Fil tutkularımı. Gece bir Alcazar Show: Bu şov Uzakdoğu'nun Broadway ve Lido tarzı kabaresini temsil ediyormuş, sahnedekiler transseksüel imiş. Tayland'da her yıl seçilen transseksüel güzellik kraliçeleri burada sahne alıyorlarmış, mükemmel fotoğraflar çektik. Asya ve Uzakdoğu kostümleri, dekorları, ışık ve ses efektine kadar mükemmel. Dekorun ve müziğin içinde kayboluyorum, bir pirinç tanesi gibi sakince Uzak Doğu'dan uzaklaşıyorum.
H.Çiğdem Yorgancıoğlu
|