|
"Sekiz buçuk" yaşındaki yeğenim Can, (kaç yaşındasın sorusuna böyle cevap veriyor. Onun için yarım yaş bile "büyümüş olmakla" eşdeğer çünkü) eve bir yılbaşı ağacı alınmasını istiyor. Kız kardeşim Derya ve eşi Ahmet Bey ise "Kelin ilacı olsa başına sürer" veciz sözüne birebir uyacak şekilde bana soruyorlar "ne yapalım" diye. Çünkü Can'ın arkadaşları evlerini yılbaşı ağacıyla süslüyorlarmış. Can, öyle gerçek bir ağaç istemiyormuş. Plastik olsa da olurmuş ama ağaç görünümünde bir şey alınması için ısrar ediyormuş. Konunun "kel"i olarak, "Vallahi, bence alın. Ama Can'a da bunun bizim kültürümüzde yer almadığını açıklayın. Sadece evi süslemesi içinse onaylayın, hevesini alsın. "Arkadaşlarımda var, bende niye yok" diye gocunmasın. O ağaca Noel Ağacı muamelesi yapmaması için de çaba sarf edin. Seneye yine isterse o zaman da siz düşünürsünüz ne yapacağınızı" diyorum cevaben…
Hiç dikkat ettiniz mi, bir çocuk için etrafımızda ne kadar çok "bize ait olmayan şey" var?.. Büyücülerin cirit attığı filmler, şövalyeler, Japon çizgi filmlerinin hiç anlayamadığım dilleri (ki çeviri Türkçe'siyle daha berbat hale geliyorlar), Örümcek Adamlar, Action Man'ler, Barbie'ler… Yılbaşı ağacı masum bile kalıyor bunların yanında…
Onu da geçin ve bizzat yaşadığım şu tecrübeye kulak verin:
Oğlum Ege 2 yaşında, biliyorsunuz. 2 yaşa uygun kitap ararken, "tam bizimkine göre" diyerek bir dizi kitap satın aldım. Afrika Hayvanları, Orman Hayvanları, Kutup Hayvanları ve Çiftlik Hayvanları… Gerçi hepsi ithal ve telif hakkı ödenerek Türkçe'ye tercüme edilmiş şeyler ama olsun, çok şirin kitaplar. İşte bir kuzu bize çiftliği gezdiriyor diyelim. Soru şu: Traktörü süren kim? Traktörün camını kaldırıyorsunuz, alttan çiftçi amca çıkıyor. Saman yığınının arkasına kim saklanmış? Saman yığını şeklindeki kartonu açıyorsunuz, arkasından inek çıkıyor vesaire. Her defasında da ortaya çıkan hayvanın sesini taklit ederek çocuğa hem hayvanları hem nasıl ses çıkardıklarını anlatıyorsunuz. Kaldırdığımız kapaklardan birinin arkasından domuz çıkıyor sonra!.. İyi de ben hayatımda canlı bir domuz görmedim ki! Nasıl ses çıkardığını bilmem, taklit edemem. Bizimki domuzu gösterip "Iıı..Iııı" diyor. "Domuz" diyorum, "domş" diyor ve sesini taklit etmemi bekliyor. Çocuk bana ben domuza bakakalıyorum…
Kitabın çizgileri o kadar basit ki, anlatamam. Yani öyle "Eloğlu yapmış kardeşim" demenize neden olacak bir şey değil. Eh, bunca yıl matbaalarla, animatörlerle, grafikerlerle içli dışlı çalışmışsınız. Yani o açılır kapanır "oyuncaklı" tabir edilen sayfaları tasarlamanın zor olmadığını da biliyorsunuz. Hal böyle olunca, oturup uzun uzun düşünüyorsunuz:
Biz niye benzeri bir şeyleri çizip, tasarlayıp, çocuklarımıza kitap hazırlamayalım ki?.. Konu mu yok sanki? Türkiye'de yaşayan hatta sadece Türkiye'ye has olan yüzlerce hayvan ve bitki var. Türkiye'nin dünyaca tanınan doğal güzellikleri var. En azından akraba ilişkilerini anlatacağınız güçlü aile bağlarımız var. Neden yapılamıyor bu iş? Çizerler mi çok para istiyor, ithalat rejimi mi işi kârlı hale getiriyor, eli kalem tutup 10 cümle yazacak adam mı kalmadı; nedir yahu nedir???
Sekiz buçuk yaşındaki Can, dikkatinizi çekerim, "arkadaşlarında var diye" evini yılbaşı ağacıyla süslemek istiyor. İki yaşındaki Ege, çiftlik hayvanlarından biri olarak "domuz"u öğreniyor. Yılbaşı alışverişinin çılgınlığa dönüştüğü günlerde Noel babalar reklamlardan tutun da vitrinlere kadar her köşeyi istila ediyor. 14 Şubat'ı ilköğretim okulu öğrencileri bile "St Valentine's Day" olarak kutluyor. Koca kazık ağabeyleri, Ekim sonunda Halloween partileri düzenleyip, olmayan pagan kültürümüzün olmayan geleneğini yerine getiriyor...
Sanki "domuz"un biri ocağımıza (hayır hayır, incir değil) "çam ağacı" dikmeye çalışıyor!
|