Zekiye Yaraş Meriç
Dediler ki...  
 Zekiye Yaraş Meriç " Dediler ki... " hazeyame@yahoo.com

    Arkadaşlarımı seviyorum. Yaptığım baskılara boyun eğip yazılarımı okuduklarında, bir de bununla yetinmeyip eleştiri getirdiklerinde hele, daha çok seviyorum hepsini. Bu defa 'okur eleştirilerine' kulak vereceğim diğer bir deyişle… Yazı sonra...

    1) Domuz başlıklı yazıma en ağır eleştiri değerli eşimden geldi: "Nasıl bilmezsin domuz sesini yav? Hiç mi domuzlu film izlemedik?" diye bir minik hatırlatma yaptı. Orwell'in eserinden uyarlanan Hayvan Çiftliği başta olmak üzere izlediğim pek çok domuzlu film gözümün önünden film şeridi gibi geçti. (Ne demekse!) Evet, ben domuz sesini biliyordum. Bir iki denemeden sonra domuz sesi çıkarmayı da başardım ama domuzun 2 yaşındaki bir çocuğa çiftlik hayvanı olarak belletilmesine yine de zinhar karşıyım.

    2) En sevilen yazımın "Akşam yemekte ne var?" olduğu ortaya çıktı. Bir arkadaşım "Gözümü korkuttun" dedi. "Hangisini seçeceğim ben şimdi. Çocuk sahibi olmayı mı kariyer sahibi olmayı mı?" Cevap veremedim. (Nedense merhemi olmayan bu kel'e hala ombudsman muamelesi yapılıyor…)

    3) Bir dostum da bana yorum olarak bir zamanlar kendisine yolladığım bir mail'i yolladı. Mail'in altında şu not vardı: Bence o köşeye "cuk" oturur… Bakın bakalım, "cuk" oturmuş mu? Eleştirileri de bekliyorum, hatırlatırım...

    İşte o yazı…

    Eşimle birlikte vapura binip eve dönüyorduk. İskelede iki "beyaz yakalı" iş üzerine ağız dalaşına girmişti. Ne inatlaşma anlatamam. "Sen onu öyle yaptığın için ben böyle ihtar aldım" "Ya kızım…" "Bir kere bana 'kızım' diyemezsin. Meslektaşınla konuşuyorsun, unutma!" "Ya bırak Allasen yaaa…"

    Vapurun arka tarafına doğru ilerledik, içeride de iki beyaz yakalı iş üzerine tartışıyordu. "Adamın karısı engelledi. Açtı bir telefon. Pat! O kadar yani. Ediz Bey'i uyarmıştım, dinlemedi beni. Bu işte avantası-lavantası olmasa… Ama ben ne yapacağım? Bundan sonra bütün işleri tek başına yapsın. Attırmazsam onu şirketten… Buraya yazıyorum bak!"

    Arka tarafa çıktık, karşımızda gençten biri oturuyor, elinde bir kitap, sakin sakin okuyor. Bir telefon sesi duyuluyor derken. Delikanlı cebinden telefonu çıkarıp konuşuyor. Bir ara şöyle dediği duyuluyor: "Oooolum öğretemem, kusura bakma. Saatine bin dolar para saydım ben o programı öğrenebilmek için. Sen de öde, öğreteyim. Var mı lan öööle…" Delikanlının yanında üstü başı pek iyi görünmeyen iki adam. O adamlar tesisatçı. Birinin gözleri boncuk mavisi. Burnundan Karadenizli olduğu belli. Biri diğerine bir binaya döşeyeceği 'pimaş' ile ilgili fikir soruyor. "Bilmem kaç metregare. Çatısı yoh. Düz bööle... Müşteri şöyle şöyle olsun diyo ama bilmem ne yüzünden olmuyo. Napıcaamı bilmiyom" Diğeri sakin sakin cevap verdi: "Eh o zaman bilmem ne gapla, soora da bilmem ne döşe. Pimaşı da bilmem gaçlık deel bilmamgaçlık al" Öteki soruyor, "Olur mu ööle yapınca?" Diğeri cevaplıyor 'Olur daaabi, neye olmasın ki?' "Eyi o zaman..." diyor beriki...

    Kültürlü, entelektüel, maaşı binlerce YTL ile ifade edilen "okumuş çocuklar" birbirini yiyor, tahminen ilkokulu zar zor bitirmiş bu iki insan, çok çok 300-400 liralık kazanç için fikir alış verişinde bulunuyor.

    Yakamızın rengi açıldıkça yüreğimiz mi kararıyor yoksa? Ya hepimizin yakası aslında aynı renkse?.. Terlemekten sararmışsa mesela? Ya da sürtünmekten, silinmekten eprimişse… Ve anlamı yoksa bütün bu hır-gürün, kavganın, hırsın, kinin… Peki ya "medeniyet" ölçüsü nedir sizce? Ya da iş arkadaşlığı veya meslektaş kavramı?

    Böyle sormuşum o zamanlar. Geçen bir yıla karşılık değişen bir şey olmamış.

    Sormadan edemeyeceğim: Ya sizin diyeceğiniz bir şey var mı?

www.maxihaber.net - "Online Sektörel Gazete"



© 2004 - 2006 www.maxihaber.net