|
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti için yapılan çalışmalar ve üretilen projeler gün geçtikçe artıyor. Tabii ki bu güzel bir gelişme karşısında seviniyor ve heyecan duyuyoruz. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ofisi ekibi Nuri Çolakoğlu gibi bu alanda söz sahibi ve deneyimi olan bir kişinin başkanlığında harıl harıl çalışıyor. Ancak yapılan çalışmaları yerinde görmek ve izlemek için, yolunuz eğer İstiklal Caddesi'ne düşerse ve merak edip o tarihi binanın muhteşem merdivenlerden yukarı çıkıp 2010 İstanbul Kültür Başkenti Ofisi'ne giderseniz, aynı izlenimi edinmeniz oldukça güç. Yeri ve konumu açısından oldukça elverişli bu mekanda yapılan çalışmalar ile ilgili birkaç broşür, CD ve yetkililerden de biraz bilgi alabilmeniz olası. Ancak her metrekaresinden yararlanılması gereken mekanda üretilen projeler ile ilgili sunumlar ve görsel maketlerden eser yok. Yerli ya da yabancı her kim ziyaret ederse, kimseye sormaya bile gerek kalmadan yapılan çalışmalar sergilense, gezip görenlerin anlatabilecekleri bir şeyleri olurdu. Bu aşamada henüz bu tür bir çalışma olmaması düşündürücü. 2010'a şurada 1,5 yıldan az bir zaman kaldı. Daha çok çalışmalı ve daha çok kültür projeleri üretmeli ve üretilen projelere destek olmalıyız.
AB kültür projelerine olan desteğini artırdı
İşte size fırsat! AB 2008 ve 2009 yıllarında kültür projelerine daha çok bütçe ayırıyor. İstanbul gibi medeniyetlere ev sahipliği ve başkentlik yapmış bir kent için bundan güzel bir fırsat olabilir mi? İstanbul için zaman daralıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeleri, İstanbul Valiliği ve 2010 Kültür Başkenti Ofisi artık ortaklaşa çalışmalara ve projelere daha hız vermeli. Özellikle Sivil Toplum Kuruluşları ile ortaklaşa projeler için sık sık toplantılar düzenlenmeli ve bu toplantılara İstanbulluların da katılımı sağlanmalı. Neden mi? Sorun, İstanbul 2010'a hazır olduğu zaman İstanbulluların da hazır olup olmadıklarında düğümleniyor da ondan. Bir kent ancak "Kentlilik Bilinci"ne ulaşmış yerleşik nüfusunun kültür ve sanata olan duyarlılığı ile yol alabilir. İstanbul'u Avrupa'ya ve dünyaya tanıtmanın yolu da yine bizlerden yani kentli addettiğimiz "Kent Kültürü" ile donatılmış insanlardan geçiyor. Herkes olanakları elverdiği koşulda sokağını, caddesini, evini, balkonunu ve bahçesini hazırlamalı. Görüntü kirliliği ortadan kalkmalı.
İstanbul için üretilen projeler belli noktalarda yoğunlaştırılıyor. Belki bu örnek Tarihi Yarımada düşünüldüğünde doğru olabilir. Ancak İstanbul sadece Tarihi Yarımada ile sınırlı değildir. Önce tarihi yapılar koruma altına alınıp restorasyon işlemi yapılıyor ve daha sonra kullanıma açılıyor Ancak biz bu olağanüstü bütçelerle yapılan çalışmaları gelen yabancı konukları düşünerek mi yapıyoruz? Yoksa kendi insanlarımızı mı, yani İstanbulluları mı? İşte bu soruya en güzel yanıt: "İstanbullular" olmalı. Bırakın Anadolu'yu daha İstanbul'da yaşayıp kaç tane tarihi eser ya da müze gezmiş insanımız var. Bu nedenle Kültür ve Turizm Bakanlığımız ile Türsab'ın birlikte başlattıkları ve uygulamaya geçirdikleri "Müzekart Projesi" de bu anlamda güzel bir fırsat olarak anmadan geçemeyeceğim. 20 YTL karşılığında bazı özel müzeler dışında tüm Türkiye müzelerinin ve ören yerlerinin kapılarından içeriye adım atarak bambaşka uygarlıklara ve kültürlere yolculuk yapabiliyorsunuz.
Kentin Kentlisi ile birlikte kendini yeniden tanımlaması gerekiyor
AB'ye girip giremeyeceğimiz konusunu sokaktaki insana sorduğumuzda, nasıl belli belirsiz ve bilgisiz yanıtlar alıyorsak; İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti ile de aynı derecede bihaberiz. 2010 için yapılan tüm toplantılar halka yani tüm İstanbullulara açık olmalı. Hatta sık sık büyük konser salonları ya da stadyumlarda sanatçı, yazar, basın ve en önemlisi 7'den 77'ye İstanbulluların katılımıyla etkinlikler, konserler ve söyleşiler düzenlenmeli. Bunu 2010 gelip çatmadan acilen yapmamız gerekiyor ki, insanlar kendilerini neyin beklediğine hazır olsunlar.
İlköğretim kurumları, lise ve özellikle üniversitelerde ayrı programlar uygulanmalı. Tanıtım dersleri konulmalı. Öğrencilere örnek projeler hazırlatılmalı. Anlayacağınız eğitimcilere burada önemli görevler düşüyor. Yerel yönetimlere de kültür merkezlerinin açılması konusunda önemli görevler düşüyor. Var olanların kapasiteleri arttırılmalı ve sayıları çoğaltılmalı.
Avrupa Birliği dediğimiz bu gözümüzde büyüttüğümüz birlik aslında her ne kadar siyasi ve ekonomik bir güç gibi algılansa da bence AB'nin yolu kültür ve sanattan geçiyor.
Kent Kültürü ve Kentlilik Bilinci kavramları bugün AB'nin en çok önemsediği kavramlar arasında yer alıyor. Çünkü yaşlı Avrupa'nın yaşlı kentleri bu tarih ve kültür ile ayakta durabiliyorlar. Savaşlardan bombalanıp, yanıp yıkılıp çıksa da, taş taş üstüne kalmasa da, yıllar süren restorasyonlar ile kentin tarihi ve kültürü yaşatılıyor. İçleri belki son derece modern dizayn edilse de dış cephelerin eski halleri korunuyor. Biz ne yapıyoruz? Binaların içi eski de olsa dışlarını akıl almaz rengarenk boyuyor, plastik tarzı binanın doğasına aykırı pencereler, kapılar koyuyoruz, bu da yetmiyormuş gibi ek kat ve balkonlarla en tuhaf ve şekilsiz bir görüntü elde etmeyi de başarıyoruz. Korunmaya alınması ve aslına uygun yapılması gereken tarihi binaların üzerine betonarme katlar çıkıyoruz. Çok uzaklarda değil, kent merkezi Taksim ve Şişli'de de örneklerini görmek olası. Kimler tarafından ve nasıl olabiliyor bunlar? Yerel yöneticilerimiz uyuyor mu" diye bağırmak geliyor insanın içinden.
2010 için değil, 2050'ler ve daha ötesi için çalışmalıyız
Peki nasıl olacak derseniz? 2010 için daha ortada görünen bir şey yokken, daha ötesi ne demek oluyor diyenlere birkaç sözümüz olacak. Kentin sadece gürültü kirliliği değil, görüntü kirliliğinden de arındırılması gerekiyor. Sokaklar sanat kokmalı, tarih, kültür ve sanatla buluşmalı, bütünleşmeli. O nedenle sadece 2010 için değil, 2050 ve daha ötesi için kentimize sahip çıkmalıyız. Bu bir AB normu ya da standardı değil, aslında "Çağdaşlık Göstergesi"dir. İstanbul için projeler üretenler arasında da diyaloglar sağlanmalı. Birbirinden habersiz ama tamamen aynı alanda ve aynı amaca hizmet eden projeler birleştirilmeli ve daha büyük projelere dönüştürülmeli. Bunun için de iletişim gerekiyor. İşte her kimse o birileri bunları zaman geçirmeden yapmalıdır. Tanıtıma yönelik bütçeleri de hesaba katacak olursak iletişimin sağlanmaması için çok fazla neden kalmıyor. Bu gerçekten zor değil! Yeter ki harekete geçelim, hangi projenin nasıl ve ne koşullarda hazırlandığını hepimiz bilelim, görelim ve anlayalım.
Bahçeşehir Üniversitesi'nden Berlin'e giden proje
Yazımın bu son bölümünde size güzel ve yaşanan bir örnek vermek istiyorum: Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yüksek Lisans 2. sınıf öğrencileri Kültür ve Sanat Organizasyonları başlıklı ders için bir "Sanat Sokağı" projesi hazırladılar. 1 erkek 10 kız öğrenciden oluşan bu proje ekibinin İstanbul için hazırladıkları proje çoktan İstanbul sınırlarını aştı bile. Proje için ilk önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı olarak görev yapan İstanbul Turizm Atölyesi Koordinatörü Mimar Tülin Ersöz başta olmak üzere önemli ziyaretlerde bulundular. Projenin ilk kıvılcımları ise ödüllü öykü yazarımız ve Galapera Kültür Merkezi kurucusu ve yöneticisi olan Jale Sancak ile buluşunca alevlendi. Jale Hanım'ın da İstanbul için "24 saat yaşayan bir "Sanat Sokağı düşü" vardı. Ve üniversiteye konuk olduğu ilk derste ve bunu izleyen sonraki buluşmalarda bu düşü gerçeğe dönüştürmek için o da kendisini bu projenin çalışmaları içinde buldu. Daha sonra projenin finansman yönü için özellikle "AB projelerinden bu tür projeler için nasıl yararlanırız?" sorusunu da AB Projeleri Uzmanı Beynem Uran'dan öğrendiler. AB ülkelerinde kültürel organizasyonlar ve ilişkiler ile ilgili de bu alanda uluslararası deneyime sahip Barkın Altınok'a sorular sorarak yararlandılar. BM Suma Kurucusu en deneyimli kuratörlerimizden Beral Madra'dan da destek sözü alınca projede oldukça ilerlediler. Hatta bu projeyi bir değil birkaç adım daha ileri taşımak için Berlin Üniversitesi "Kültür ve Sanat Yönetimi" lisans bölümü hocası ve öğrencileriyle İstanbul'da tanışıp bir AB üniversitesi ile işbirliği aşamasına kadar getirdiler. Proje çalışmaları hala devam ediyor. Şimdi İstanbul'da bir sokakla Berlin Kreuzberg'de bir sokak kardeş "Sanat Sokağı" olacak. Tabii bu güzel proje destek görürse devam edecek ve gerçek olacak. İşte bir proje nasıl kendi ekibini oluşturuyor ve büyüyor. Sanırım fazla söze gerek kalmadı. En büyük şansları ise hazırladıkları projeye üniversitelerinin bölüm başkanı ve diğer hocalarının sahip çıkması ve yol göstermesi. Bunu gençler hazırladılar, tamamen kendi düşüncelerini, duygularını, zamanlarını ve emeklerini ortaya koydular. Çünkü onlar 2010'ların çok çok ilerisi için aydınlık ve güzel bir Türkiye üretiyorlar ve çalışıyorlar. Geleceğin pırıl pırıl birer kültür sanat organizasyonları yöneticileri, bienal direktörleri ve kuratörleri olmaya adaylar. Ve içlerinden bazıları zaten şimdiden bu alanda çalışıyorlar.
Sözün özü eğer projeniz iddialı ve ses getiriyorsa Berlin'e de ulaşır, Brüksel'e de.
Ve nerede kültür ve sanat varsa orada sınırların, engellerin ve olası tüm kriterlerin aşılmaması için neden yoktur.
Serap Girgin Baykal
sgbaykal@gmail.com
|