|
Küreselleşme ile birlikte günümüzde sivil toplum kuruluşlarının önemi her geçen gün artmakta. Her STÖ ayrı bir rol modeli üstlenerek, farklı farklı konu ve başlıklar altında faaliyet gösterdikçe, bu kuruluşlar sayesinde insanlarımız da seslerini daha sıkça duyurabilmeye başladılar. Bugün dünyada ve ülkemizde insan, çevre, çocuk, kadın, gençlik, engelliler, iş dünyası, kültür, sanat, spor, turizm vb. gibi daha birçok alanda faaliyet göstermek üzere kurulan ve sayıları her geçen yıl artan sivil toplum örgütleri var.
Katılımcı demokrasilerde STÖ'lerin daha aktif rol üstlenebilmeleri ve üye sayılarını arttırabilmeleri, kapasitelerini ve etkinlik alanlarını genişletebilmeleri ile doğru orantılıdır. Bunların örneklerini daha çok gelişmiş Batı ülkelerinde görmekteyiz. Türkiye'de ise STÖ'ler literaturde hep var olmalarına karşın son yıllarda yavaş yavaş sayılarını arttırmaya ve varlık göstermeye başladılar.
Günümüzde ABD ve AB sivil toplum kuruluşu sayıları açısından en zengin konumdalar. Gelişmiş ülkelerde neredeyse her kavram ve konu başlığı için ayrı bir STÖ kuruluyor. Hatta bazı AB ülkelerinde sivil toplum örgütlerine üye sayısı o ülke nüfusunun 5- 10 misli fazlası bile olabiliyor. Örneğin nüfusu 9 milyon civarında olan İsveç'te sivil toplum örgütlerine üye olanların sayılarının toplamı 70 -80 milyon civarı. Yani her bir vatandaş en az 5 dernek üyesi ve bu sayı kişi başına bazen 10 - 11 olabiliyor.
STÖ'ler esas olarak ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmişlikle birlikte bireyin hak ve özgürlüklerinin farkındalığı ile başlayan bir sürecin sonucu ortaya çıkan örgütlerdir. Toplumdaki her yurttaş ister kentte, isterse kırsalda yaşasın, yaşadıkça birtakım değerler; örneğin yurt, vatan, çevre, doğa, eğitim, sağlık gibi daha insanı birinci dereceden etkileyen ve yaşam boyu terk etmeyecek olan kavramlar üzerinde daha bir duyarlı oluyor. Bazen tek bir kişi toplumda gördüğü ve eksikliğini hissettiği bir konuyu günlerce hatta yıllarca çevresindekilere anlatabilir, onları etkileyerek bazı şeyleri değiştirebileceğini sanabilir. Bu belki de 100 kişiden sadece 1 kişide başarıyla sonuçlanabilir. Örneğin kaplumbağaların yaşamda kalabilmeleri ve üreyebilmeleri için mücadele veren tek bir kişi ne derece yol alabilirdi ki, şayet Caretta Caretta kurulmamış ve dünya çapında etkinlikler düzenlememiş olsaydı.
Dünyada ve Türkiye'de sivil toplum kuruluşlarının yakın geçmişi
Türkiye'de sivil toplumun hakları ve kazanımları konusunda örgütlenmelerin yakın geçmişine bakacak olursak; 3 - 14 Haziran 1996 tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı Habitat II'nin bunda büyük ölçüde payı olduğunu görüyoruz. Binlerce yerli ve yabancı sivil toplum kuruluşlarının düzenledikleri paneller, açık oturumlar ve daha birçok etkinlik ve organizasyonlarla İstanbul 2 hafta boyunca çok hareketli günler yaşadı. Habitat II sayesinde insanlarımız STÖ'lerin ne kadar güçlü olduklarının bilincine vardılar. Katılımcı ülkeler iki hafta boyunca kendi kentleşme sorunlarını ve geliştirdikleri modelleri sundular. Bu konferanslarda ortaya çıkan en somut gerçek ise insan haklarını pratiğe geçirmenin ancak konut, yani iyi bir yerleşim hakkı ile mümkün olabileceği ilkesiydi. 1992 BM Çevre ve Gelişme Konferansı olarak anılan Rio Konferansı'nda da kabul edilen nesiller arası adalet ilkesine göre (Sürdürülebilirlik İlkesi - Yaşanabilirlik İlkesi - Hakçalık İlkesi) amaçlar olarak tanımlanmıştır.
Kanada - Vancouver'de 1976 yılında yapılan ilk Habitat I'de sadece yerleşme ve konut hakkı vardı. O zaman her şey devletten bekleniyordu. STÖ'ler daha henüz devreye girmemişlerdi. Kanada'daki bu toplantıdan 10 yıl sonra, yani 1986'da bazı ilkeler gelişti.
Yapabilir Kılma İlkesi: Yerleşme ve konut yapabilme hakkı. Bu ilkenin negatif yanı herkes aklına eseni yapmaya kalkarsa, kentte kaos ve karmaşa yaşanması düşüncesiydi. Örneğin herkesin gecekondu yapmaya kalkması gibi.
Yönetişim İlkesi: Çok aktörlü sisteme geçilmesiyle emir komuta zincirinden çıkış.
Kentli Bağlılığı İlkesi: Yalnız haklar istemeyen sorumluluklar yüklenmesini de bilen insanlar olabilmek. Aktif olarak ve yaratıcı eylem biçimlerini oluşturarak çeşitli toplantılar düzenleyerek örgütlenmek.
İşte STÖ'ler bu ilkelerin gelişmesi ve geliştirilmesiyle ortaya çıkmış ve kurulmuş örgütlerdir.
Türkiye'de Sivil Toplum Kuruluşlarının Gelişimi
Çevre kuruluşları ise dünyada buna en güzel örnektir. Dünyanın her yanında iklim değişiklikleri, yani küresel ısınma, ozon tabakasının incelmesi ve biyolojik çeşitliliklerin azalması ve doğal olarak susuzluk tehlikesi gibi çevre sorunları yüzünden bir araya gelerek kurulan STÖ'lere bugün büyük görevler düşüyor. Türkiye'de ise TEMA bu görevi yıllardır çok etkin bir sivil toplum örgütü olarak üstlendiği bu misyonunu sürdürmeye devam ediyor.
Bugün artık gelişmiş Batı ülkelerinde neredeyse bir sektör haline dönüşen STÖ'ler var. Küreselleşme sürecinde günümüzde sivil toplum kuruluşlarına biçilen rol de budur. STÖ'lerde sektörleşmenin ne ölçüde etik olduğu konusu da ayrı bir yazı konusu. Burada bu konuya fazla girmek istemiyorum. Ancak bugün AB ülkelerinde istihdam yaratan STÖ'lerin işsizlikle mücadelede katkıları olduğu da bir gerçek. Bazı AB ülkelerinde yaklaşık yüzde 20'lere varan istihdam yaratan STÖ'ler faaliyet gösteriyor. En çok rağbet gören alanlar ise eğitim ve sağlık.
Türkiye'de ise Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD), TEGEV, KASEV, TEV gibi sivil toplum kuruluşları paylaşım ve gönüllülük esasına göre çok önemli misyonları yerine getiriyorlar. Örneğin basında TGC, ÇGD, EGD ve iş dünyasında da TÜSİAD, TÜGİAD, TÜGİK, GYİAD, KAGİDER, iller, ilçeler ve hatta beldeler bazında hemşehri dernekleri gibi sivil toplum örgütlerinin sayısı küçümsenmeyecek kadar fazladır. Bugün medya yoluyla hükümetin almış olduğu ekonomik, toplumsal ve hatta siyasi kararlar üzerinde, ülke menfaati doğrultusunda her türlü yazılı ve sözlü uyarılarda bulunan sivil toplum kuruluşlarımızın var. İşte burada STÖ'lerin gücünü bir kez daha göz ardı etmemek gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Her bir STÖ birer baskı grubudur. Günümüzün gelişen teknolojileri ile artık her şey şeffaflaşmıştır. Yerel ve merkezi yönetimler de artık bu şeffaflık içinde kendilerini sürekli denetleyen, sorgulayan ve gerektiğinde hesap soran bir toplumun, yani bilinçli bir halkın varlığından haberdar olmaya başlamışlardır.
AB Sürecinde Sivil Toplum Kuruluşlarının Etkin Rolü
AB sürecinde STÖ'lerin öneminin daha da artacağı ortada. Bu nedenle AB fonlarından da en çok yararlanan kuruluşlar sivil toplum kuruluşlarıdır. Burada altını çizmek istediğim bir nokta da; AB'nin hibe fonlarını araç olarak değil de amaç olarak gören STÖ'ler. Sadece AB'den fon alabilmek için kurulan ve geliştirdikleri projelerle bu fonu aldıktan asıl misyonlarını unutmuş gözüken, ama bunun yanında fonlar sayesinde gittikçe büyüyen ve gerçek STÖ olma özelliğini yitirmiş kuruluşlar. Maalesef proje geliştiremediği ya da geliştirecek ya da hazırlayacak gücü olmadığı için zorluklarla ayakta kalmaya çalışan ya da kapatılan sivil toplum kuruluşlarına en büyük zararı da bu tür kuruluşlar veriyorlar.
Sonuç olarak AB ile olan ilişkilerimizin her evresinde ve karesinde artık devletin STÖ'leri daha da teşvik edeceği ve destekleyeceği bir sürecin başlangıcındayız. Artık bir Anayasa bile hazırlanırken STÖ'lerden bir heyet oluşturuluyor ve danışılıyor. Devlet ile sivil toplum arasındaki ilişkilerde artık yaşanan değişimlerle başka bir döneme geçildi. Hükümetler karar almadan önce artık sivil toplumun nabzını tutuyorlar. Oysaki daha 20 - 25 yıl önce sivil toplum örgütlerinin baskı grubu oluşturmak amacıyla örgütlenmeleri ve yaptıkları uyarıların dikkate alınması yolunda aktif eylemler gerçekleştirmeleri, devlet tarafından pek hoş karşılanmadığı gibi, neredeyse suç olarak addediliyordu. AB sürecinin bu açıdan bakılınca yararları olduğu da apaçık ortada. Devlet artık sivil toplumu önemsiyor.
Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği de ancak Türkiye'de sivil toplum hareketinin ve dolayısıyla bu sivil toplum hareketleri kanalıyla başlatılan lobicilik faaliyetleri sayesinde Avrupa halklarına kendimizi tanıtarak gerçekleşecektir. Bu da sivil diyalogla mümkündür. Türkiye'nin AB'ye üye olup olamayacağı kararı sonuçta birçok AB ülkesinde referandumla da sınanmak istenecektir. Ve nitekim bunun örneklerini yaşadık ve gördük. İşte ön yargıların kırılması için daha çok diyalog kurmalı ve Avrupa halkları ile iletişim içinde olmaya özen göstermeliyiz. Bunun için de örgütlenmeliyiz, kurumsallaşmalıyız.
Her birey olanaklarının ve zamanının elverdiği ölçüde sivil toplum kuruluşlarına aktif üye olarak katılmalı ve bu gönüllü faaliyetlerle paylaşarak daha da çoğalmalıdır.
Sağlıcakla ve örgütlü kalın…
Serap Girgin Baykal
Business News Dergisi
Editör (Sorumlu Yazı İşleri Müdürü)
sgbaykal@gmail.com
|