Funda Taşdemir
Köylü Pazarı
 Funda TAŞDEMİR Köylü Pazarı ftasdemir12@hotmail.com

    Pazar dediğimizde aklımıza ne gelir?! Bir çok standın ardı ardına dizilerek, ürünün başındaki satıcının "- gel vatandaş ucuz ve kaliteli mamül burada" ya da "gel teyzecim ünlülerin alışveriş yaptığı stand burası, sende buradan al" ya da " - bitmek üzere kaçırmayın, sizde faydalanın, mamul 10tl fakat size özel 5 tl" gibi daha sayacağımız bir çok konuşma ikonundan oluşan bir bütün.. Yanlış anlaşılmasın, pazar sergilerini dolaşmaktan keyif alan çoğunluk arasında olarak, aslında bu konuşmaları tebessümle dinlerim. İstanbul' dan tutunda, Adana'ya ya da Türkiye' nin çeşitli tatil beldelerine uzanın, değişmez konuşma kalıplarıdır bunlar..

    Pazar, aynı zamanda pazarcılığın kapılarını da açan bir platform olmayı da hak ediyor aslında, nasıl mı? Bakın bir Kimya Mühendisi Türkiye' de aslında bir "ilk' i" gerçekleştiriyor. Aydın ili Koçarlı ilçesine bağlı Güdüşlü Köyünde çiftçilik yapmakta olan bir çiftçi, Tarım Bakanlığı' nın yeni başlatmış olduğu İTÜ programına dâhil olarak, bu programda sebze üretimi yapıyor. Kendi arazisinde domates(2 çeşit ve 3 kademeli dikim), biber(6 çeşit), patlıcan( 3 çeşit), börülce, karnabahar (3 kademeli dikim) , lahana (3 kademeli dikim), brokoli, portakal, mandalina, zeytin olmak üzere 10 farklı ürün ve 25 farklı üretim gerçekleştiriyor.

    Başlangıçta amacı, tarım sektöründe yaşanan gerçek problem olan pazar sorununu çözmek.. Bu yüzden ürünleri öncelikle yerel ve ulusal marketlerde satışını yapmak için bir araştırma yapıyor. Fakat araştırma sonucunda çıkan sonuç şu: marketlerin insan sağlığını düşünmeksizin raf ömrü ve albenisi olan ürünlerin alımı üzerinde bir talep içinde olmaları ve tarla ürünleri ile ilgilenmemeleri.

    Tüm bunları gördükten sonra çiftçi, kendi ürettiği ürünü günlük hasat yapıp günlük semt pazarlarında satışını sağlaması gerektiğini öngörüyor ve bir farklılık yaratmak istiyor.

    Tarım Bakanlığı onaylı uluslararası bir sertifikasyon firması ile anlaşıyor. Pazarda farklılık yaratmanın ilk şartı olan marka olma olduğu için kendi logosunu yaparak, Türk Patent ofisine başvuruyor. "Köylü Pazarı" adı altında marka patentini alıyor. Bu logoyu da kendi tezgahtarların da çalıştırdığı satıcılara giydireceği önlük, şapka, tişört e bastırdım ve eldivenlere uyguluyor. Ardından kendi web sayfasını oluşturuyor ve tanıtımını buradan yapıyor. Bunun yanı sıra kesekâğıdı ve poşetlerine de kendi logosunu bastırıyor. Tüm evraklarını tamamladıktan sonra yapacağı her şeyi anlatan bir dosya hazırlayarak belediyelere başvuruyor. Belediyeler, çiftçinin sunumuna hayran kalarak, hiçbir zorluk çıkarmayarak, çiftçiye haftanın 6 günü pazaryerleri tahsis ediyor.

    Sonrası ne mi oluyor çiftçi anlatıyor :

    "Pazarda tezgâhta beyefendi, hanımefendi diye hitap eden, ürünleri eldivenle poşet ve kesekâğıdına dolduruyorduk. Alıcının, şikâyet edebileceği İTÜ belgeli ve laboratuar tahlilli yapılmış ürünlerin satışı bu kadar mı hüsran olur ?! Üstelik pazar fiyatından 1 kuruş dahi fazla olmadan aynı fiyattan satış yapılmaz mı?

    Evet, aynen öyle oldu. Yapılan bu proje, pazarda heder oldu. Klasik pazarcı olarak görüldü. Diğer pazarcılar bana güldü. Tüketici 3 kg 1 tl olan domatesi 4 kg olur mu diye yaklaştı. Sağlıklı ürün alıyorsun işte belgeleri, işte satıştaki hijyeni dememize karşı yan tezgâhlardan aldılar. Aynı fiyat ama sağlıklı ürünleri değil klasik pazarcı ya yöneldi benim vatandaşım. Temiz kıyafetli, tırnakları temiz ve traşlı, eldivenle satış yapan değil de klasik pazarcıdan aldı benim vatandaşım.

    Ah benim vatandaşım Ah sen neleri hak ediyorsun sen bir bilsen!

    Tüm bunların dışında bu yapmış olduğum projenin içersinde genetiği oynanmamış tohumları toplayıp üretim yapmak ve yapmak isteyenlere de vermek vardı. Çevremdeki kişilerden, çeşitli köylerden bulduğum hiç üzerinde oynama yapılmamış çok eski tohumlar da vardı. Hatta bu kapsamda Adnan Menderes Üniversitesi Ziraat Fakültesi ile de kısa bir görüşmeden sonra ortak bir çalışma yapabiliriz diye de bir teklif gelmişti. Bu köylü pazarı pazarlama sistemiyle markamı markalaştırdıktan sonra manav zincirleri kurulup hatta bunu da franchising yoluyla bir pazarlama ağı kurmaktı. Maalesef bu çalışma için ömrüm vefa etmedi.

    Avrupa birliğine girecek dediğimiz bir dönemde bir çiftçinin hikâyesi bu. Bu hikâyenin başrolünde ki kişi yani ben Mehmet Uğur Hacettepe mezunu Kimya Mühendisi 40 yaşında ve 1 oğlum var. Zaten bende oğluma yedirebileceğim ürünleri herkesle paylaşmak istemiştim. Ama olmadı. Ama ben gene de oğluma yedirebileceğim. Ya siz? " dedi çiftçi.

    Girişimci olmak arzusu ile açılan bir hayal daha yarıda kalıyor. Alışkanlıklarımızdan vazgeçememenin vermiş olduğu bir hikaye daha hüsranla sonuçlanıyor. Bu yaşanan sürece karşın Atatürk' ün dile getirdiği o güzel sözleri yazmadan geçemeyeceğim. Çünkü, bu sözler bu girişim hikayesine verilecek en güzel cevap gibi geliyor bana..

    "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanmış ve lâyık olan köylüdür. Diyebilirim ki, bugünkü felâket ve yoksulluğun tek sebebi bu gerçeği görememiş olmamızdır. Gerçekten, yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli taraflarına göndererek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurganlık ettiğimiz ve bunun karşılığında daima küçük ve hor görerek karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve iyiliklerine karşı nankörlük, küstahlık, zorbalıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu gerçek sahibin huzurunda tam bir utanç ve saygı ile gerçek yerimizi alalım.

    Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını yeni ekonomik önlemlerle son dereceye eriştirmeliyiz. Köylünün çalışmasının sonuçları ve verimlerini, kendi yararı lehine son dereceye çıkarmak, ekonomik siyasetimizin temel ruhudur. 1922 (Atatürk'ün S.D.l, s. 219)"

    Sevgilerimle..

    Funda Taşdemir





© www.maxihaber.net