|
Okulda ne kadar çok vakit geçirdik. Ne kadar çok okul kitabı bitirdik. Bir sürü ünite, bir sürü sınav... Tonla kalem, defter tükettik. Hesapladım da, lise bitene kadar hayatımızın 11 yılı okullarda geçmiş. Üniversite sınavı için hiç bir anlam ifade etmeyen 11 koca yıl. Hayat içinde hiçbir anlamı olmayacak 11 koca yıl. Sadece bazılarımız için 'Ben hep takdir alırdım' diyebilmeye ya da 'Ben şöyle kopya çekerdim, ben böyle okuldan kaçardım' geyiklerine yarayacak 11 yıl. Her üniversite adayı, lise mezunu giriyor mu bu sınava? Giriyor... Dershaneye gitmeyen ve kendince (az) hazırlananlar ne yapabiliyorlar?
Kazanamıyorlar; hatta bizim zamanımızda taban puan vardı; onu kemiriyorlardı. Yani yanlışları doğrularından o kadar çoktu ki, 280'e yakın taban puanı 260'lara indiriyorlardı. Adam sınav sonucunu; olması gereken en az 280'nin altına indirebiliyordu. Utancından birçok kişi, 'Cevapları kaydırdım' diyordu. Halen de cevapları kaydıranlar neredeyse kaydırmayanlar kadar çoktur. Hep kayar bu cevaplar. Başarı sıralamalarında hep devlet liseleri çok başarısız oluyordu (Bir ikisi istisna). Halen de öyleymiş. Okullarda iyi bir öğrenim veremiyoruz oluyor bu. Eğitim verebiliyor muyuz? Yani liseleri bitiren gençler kültürlü, aydın, sosyal hayatta başarılı, gelecekleri adına olumlu adımları atabilecek kadar uyanık fertler olabiliyorlar mı? Anne-babamızdan ve çevremizdekilerden değil mi tüm edindiklerimiz? Genel kültürümüz, hobilerimiz ve tüm sosyalliğimiz nereden geliyor? Bu arada kaç tane öğretmenimiz oldu bilemiyorum ama sadece Sayın Nihat Çakmak ve Sayın Gordon Dobie'yi hatırlıyorum. Onların yaşamıma bir şeyler kattıklarıyla ilgili çok güzel anılarım var. Onlara ait gerçek hayat dersleri, sadece hatırımda kalanlar. Diğer tüm dersler, tüm öğrendiklerim yok oldu. Şiir yazmam haricinde hiçbir şey yapmadım hayatım boyunca, sosyallik adına. O da sadece Nihat Çakmak derslerimize girerken ortaokuldaydı.
Şimdi bitti, yazmıyorum artık. Benle şiir üzerine konuşurken yeni mesleğe atılmış kadar hevesli ve parlak bakardı gözleri Nihat Çakmak öğretmenimin. Hep mesleğini çok sevdiğini düşünürdüm; diğer öğretmenlerimizde göremezdim bunu. Bakın lise bitmiş ve tek öğretmenim kalmış hafızamda. Çünkü iz bırakabilmiş.
Gordon hocamı fakülte İngilizce hazırlık sınıfında tanımıştım. İskoçyalıydı. Üniversite eğitimini Suudi Arabistan'da İslam İlimleri alanında yapmıştı. Her sabah Cumhuriyet Gazetesi ve kahvesiyle sınıfa gelir, derslerde İngilizce'nin anlaşılabilmesi adına çırpınırdı. Teneffüslere bile çıkmazdı çoğu zaman. İlgili ve nazikti. Bir keresinde beni biraz fazla sert uyarmış ve sonrasında kalbimi tekrar kazanmak için beni derslikten çıkartıp çok keyifli bir fıkra anlatmış, sonra derse devam etmişti. Onun derslerinin bitmesi hepimizi üzerdi. Dünya siyaseti ile ilgili birçok bakılıp görülmez gerçeği, bizim için ilk o görünür kılmıştı. Toplumsal hassasiyetlerimizin aslında çok saçma olduğunu, ilk onunla gördük. Düşünmeye bile çekindiğimiz bazı dini ve sosyal gerçekleri hep masaya yatırdık. Ne kadar kolay gaza getirilebilen bir toplum olduğumuzu bize ilk o ispatladı. Medyamızın düşünce sistemini de sıkça eleştirirdik. Her şey tu-kaka mıydı? Hayır. Milletçe çok kolay bütünleşebileceğimizi ve bundan dolayı da çok güçlü bir toplum olduğumuzu da ilk onunla gözlemledik. Onun derslerinde kitaplara, tiyatrolara, konserlere ve değişik her şeye yönlendirildik. İşte bunlar da hiç unutulmadı.
Kaçımız kitap okuyor, kaçımız tiyatroyla ilgileniyor, kaçımız düzenli spor yapıyor, kaçımız yazıyor? Şu berbat çalışma tempomuz içinde bizi heyecanlandıracak hiçbir aktivitemiz yok, olamıyor. Daha önce edinilmesi gerekenler; bazı kişilerin yönlendirilmeleri ile olmalıydı, olmadı. Bu kişiler ana-babalar ve öğretmenlerdi. Hepimizin ana-babaları bir öğretmen kadar ufka sahip olamazdı; değillerdi de zaten. Bugünler için bizleri hazırlayanlar, yani öğretmenler ve ebeveynler hep yanılmışlar ya da bir büyük ihmal ile yapmışlar görevlerini. Son birkaç yılda birçok lise arkadaşımı gördüm. Kimi doktor, kimi avukat, kimi mühendis, memur, teknisyen, işçi, esnaf, bankacı ama sadece o kadar yalın. Yalnız o işi yapar eve gelir yer içer uyur, sonra tekrar o işe gider, sonra eve. Aslında tıpkı benim gibi. Ben çok mu farklıyım? İstediğimiz bu değil elbet. Biz bunu hak etmiyoruz. Belki de ediyoruz. Kendi isteğimizle yapıyoruz bunu kendimize. Tembeliz, önemsemiyoruz, değişikliklere kapalıyız, paramız yok ya da çok fazla değerli. Her şey için harcanamaz. Zaten mutluluğu da çok önemsemiyoruz. Deneyemeyiz, böyle gelmiş böyle gider. Burası Türkiye. Biz de Türk'üz.
Y. Can Yemenicioğlu, 1974 yılında Balıkesir'de doğdu. 1998 yılında Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği bölümünden mezun olan Yemenicioğlu, halen İstanbul'da Diş Hekimi olarak görevini sürdü
|